Deneme
Rıfat Ilgaz ve 40 Kuşağı'nın Yalnızlığı / Ahmet Yıldız
Benden geçti mi demek istiyorsun/aç iki kolunu iki yanına/korkuluk ol!
07.07.2016 21:00    5985 kez okundu.

1944 yılının Ocak ayında üç adam, matbaadan yeni gelmiş kitabı kitapçı dükkanının sokağa bakan camekanına yerleştirmiş, beton zeminde sabah temizliğini yapmış, vitrinini düzenlemiş, sonra demliği ispirto ocağına koymuş, paltolarına sarılıp birer sigara yakarak buğulu camdan dışarısını sessizce izliyorlardı.

 

Camekana sıra sıra dizilmiş kitabın adı Sınıf’dı. Kapağı kıpkırmızı renkteydi. Kitabevi Yokuş Kitabevi’ydi. Paltolarına sarılmış adamlar, kitabevinin sahibi İhsan Devrim, rafta yer alan “fırından yeni çıkmış” Sınıf adlı şiir kitabının şairi mavi gözlü, süzgün yüzlü genç, Rıfat Ilgaz, sarı saçlı, uzun boylu olan üçüncü adam da kitabın kapağını yapan Hukuk Fakültesi’ni resim yaparak, grafik çizerek bitirmiş Faris Erkman’dı.

 

Kitabın ilk şiiri, sınıfta gördüklerinden etkilenmiş şair bir öğretmenin “Çocuklarım” adlı şiiriydi. İkincisi ise sınıftaki öğrencilerden birinin ismi olan, “delik papucu” ve “ceketsiz sırtı”yla tahtaya kalkınca utancından yüzü kızaran “Remzi”ydi!

 

Şair, şiirinde, “(..) Ne var bunda sıkılacak/Utanmak bize düşer çocuğum!” diyordu.

 

 

"PNEMONİ" RIFAT ILGAZ...

 

Yıl 1944! İkinci Dünya Savaşı bitiyor. Amerika Türkiye’yi ilgi alanına almış, yeni bir Türkiye tasarlıyor; “Milli Şef” dönemi sallantıda.

 

Kapağı “Kızıl” renkli kitap sadece yirmi beş gün satışta kalabildi. Hemen toplatıldı. Şairi Rıfat Ilgaz için tutuklama kararı çıkarıldı.

 

“Pnemoni”den raporlu şair Rıfat Ilgaz iyileşene dek aylarca kaçtı; en sonu teslim oldu.

 

Genç bilirkişi, mesleğinde yeniydi ama pek cesurdu: “Sınıf adlı kitabın şairi hasta ruhludur!” diye yazdı mahkemeye sunduğu raporunda. Rıfat Ilgaz “Toplumu sınıflara bölüyor!”du.

 

(Bu kişi meşhur Ord. Prof. Dr. Sahir Erman’dı! Yıllarca, devrimci/demokrat yüzlerce yazarı asılsız suçlamalarla cezaevlerinde süründürdü. Cezaevine attırdığı yazarlardan bir tanesi de “Çok Bilinmeyenli Denklem” adlı öyküyü yazan Yılmaz Pütün adlı Adanalı bir gençti. Suçlandığı öyküsünde, fakir kız zengin erkeğe: “Sen zenginsin. Annen baban beni sana almaz, vazgeç bu sevdadan!” demişti! “Sağlam ruhlu!” bilirkişimiz, bu konuşmalarda komünizm propagandası saptamış, Yılmaz Güney’e bu öykü yüzünden yedi yıl ağır hapis verdirmişti!)

 

 

CEZAEVİ VE AYDIN ILGAZ

 

Rıfat Ilgaz’ın oğlu Aydın Ilgaz, dört yaşında cezaevi kapısını öğrendi. Aylarca, yıllarca cezaevi kapısında görüş günü kuyruğa girip babasına temiz çamaşır getirdi, kirlileri götürdü. Böylece kızılı, boğmacayı, kızamığı daha okul yaşına gelmeden öğrendi.

 

Yıllar sonra Aydın Ilgaz, Sınıf’ın Efsanesi adlı kitabı yazarken, “1940 Kuşağı yazmanın bedelini ağır ödedi.” diyordu.

 

Rıfat Ilgaz’ın zaten hasta olan ciğerleri, 1945 yılında kapatıldığı Tophane Cezaevi’nde, ölene dek kan kusacağı verem mikrobu kaptı. Yoksulluğa, baskıya bir de üçüncü ortak eklenmişti: Verem!

 

Eşi Rikkat Hanım’dan, bari onun memuriyeti yok olmasın diye boşandı. Çünkü çıkınca da rahat durmadı.

 

Mayıs 1946’da Sabahattin Ali, Mim Uykusuz ve Aziz Nesin’le birlikte Markopaşa’yı çıkardı. Dergi, emperyalizme karşı ve Türk gericiliğiyle alay eden yazılar yayınlıyordu! Altmış bin tiraja ulaşmıştı ama satışlar arttıkça kapanıyor, habire adı değişiyordu: Malümpaşa, Merhumpaşa, Alibaba, Yedi Sekiz Paşa, Hür Paşa!

 

Karartma Geceleri adlı romanında ve Sarı Yazma’da bu yılları anlattı. Şükran Kurdakul, A. Kadir, Arif Damar ve Orhan Kemal ile birlikte 1951’de Yeryüzü adlı dergiyi çıkardı. Tan gazetesinde imzasız fıkralar yazdı. Ocak 1953’de Devam adlı şiir kitabını yayınladı. Onun raf ömrü de bir ay sürdü.

 

Savcı, “Realist olmaya mecbur musun? Natüralist ol!” diye azarlamıştı duruşma salonunda.

 

Rıfat Ilgaz’ın yazarlık yaşamında “mizah” öğesinin ağırlık kazanması da işte bu öğütle başladı!

 

1956’da İlhan Selçuk yönetimindeki haftalık Dolmuş dergisinin yazı kadrosuna girdi.

 

Kimler yok ki dergide. Aziz Nesin, Çetin Altan, Bülent Oran, Süavi Süalp!

 

Ama Aziz Nesin’le Rıfat Ilgaz hep takma adla ya da imzasız yazıyorlardı yazılarını.

 

 

HABABAM SINIFI...

 

İlhan Selçuk’a bir gün “Hababam Sınıfı” dizisini öneriyor Rıfat Ilgaz usta. İlhan Selçuk hemen kabul ediyor. Ama yine takma bir isimle: “Stepne!”

 

Yetmiş sekiz hafta aralıksız yayınlanıyor Hababam Sınıfı. Kabataş Lisesi’nde yatılı okuyan oğul Aydın Ilgaz da okuldaki olayları, verem nedeniyle günlerinin çoğunu sanatoryumda geçiren babasına anlatıyor, babası da o gece bir bölümü daha yazıyordu.

 

Hababam Sınıfı’nı Egemen Bostancı müzikal yaptı. Adile Naşit, Derya Baykal, Ahmet Gülhan, İlyas Salman, Şevket Altuğ, Ulvi Alacakaptan, Parla Şenol bu müzikalin oyuncuları oldular.

 

Daha sonra Ulvi Uraz oyun olarak sahneye koydu. Tüm Türkiye’yi dolaştılar; oyun hep kapalı gişe!

 

 

SOYGUNCU YAYINEVİ

 

Rıfat Ilgaz’ın elindeki, içinde Hababam Sınıfı olan “dosya”yı hiç bir yayınevinin yayınlamaması sonucu sıradan bir yayınevine yayım haklarını yirmi yıl boyunca kaptırması romanın en acı öyküsüdür. Yayıncı, han hamam sahibi oldu. Kitabın kapağında, yazarın adından büyük puntolarla, “Yayınlayan: İhsan Manavoğlu” yazıyordu! Bu durum, yayınevlerinin yeteneksiz “editor” kullanmalarının sonuçları açısından –nice yetenekli yazar böyle boğulup gitmiştir– ülkemizde yayınevi-yazar ilişkisinde acıklı bir öyküdür. 

 

Rıfat Ilgaz, 7 Mayıs 1911’de Cide’de doğmuştu. Nasıl başlamışsa yaşama, o tempoda ölene dek mücadele etti. Yine haksızlıklara, baskılara karşı, yine parasız, yine hasta!

 

Yaşar Kemal’in vurgusuyla: “O çağımıza onur veren namuslu kişi(lik)lerden birisidir. Hiç bir çile, hiç bir acı, hiç bir engel, hiç bir bela, onu insanlık yolundan döndürememiştir!”

 

1980’de Cide’de tutuklanması bir başka olaydır. Stadyumda Rıfat Ilgaz ortaya (merkeze!) oturtulmuş, sonradan yakalanan yüzlerce solcu genç onun çevresine oturtulmuştur. Gözleri bağlanmış, işkence görmüştür.

 

Onu, bir Temmuz ayında kaybettik. Sivas kıyınından tam 4 gün sonra; 7 Temmuz 1993’de. Yalnızca yaşanılan vahşete, dostlarının ölümüne değil, Türkiye’nin bir günde yüz yıl yaşlanmasına kalbi dayanamamıştı.

 

“Mizah bir tavırdır. (…) Topluma, doğaya bakma biçimidir. (…) Mizah deyince toplumsal yergiyi anlıyorum!” demişti büyük usta.

 

Bu sözlerini bugünkü tatlı su mizahçılarına, yeteneklerini yoksul halkına, insanlığa değil de üç kuruşluk reklamların hizmetine sunanlara anımsatmak gerekiyor.

 

“(…) Benden geçti mi demek istiyorsun/aç iki kolunu iki yanına/korkuluk ol!” diye yazmıştı bir şiirinde.

 

Bugün “iktidarda” olan yazar/şairlerin çoğunun okuyup düşünmesi gereken dizeler bunlar.

 

40 kuşağı, edebiyatımızda hep horlandı, küçük görüldü.

 

Oysa aralanmaya muhtaç bir karanlık var o yıllarda.

 

Bizi biz yapan dirençli insanların yıllarıydı o yıllar.

 

 

Ahmet Yıldız

 

Gerçekedebiyat.com

 

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.