Eleştiri
Evrensel Bir Dogma: Ulusların Kaderini Tayin Hakkı / Durmuş Tiryaki
"Devrimci duruş, kurtuluş savaşları bağlamında ezilen halkların otomatik olarak desteklenmesi anlamına gelmiyordu. Halk direnişleri ancak Avrupa'da devrim perspektifinde ve direnişin dış bağlantıları göz önünde bulundurularak 'kurtuluş savaşı' sayılacak ve desteklenecekti. Bu ise dış politikayı -ve bu bağlamda 'Doğu Sorunu'nu- dikkate almayı zorunlu kılıyordu." (Marks ve Engels'ten aktaran Taner Timur, Mark-Engels ve Osmanlı Toplumu, Yordam Kitap, 2014, 2. Baskı, s.37)
10.07.2016 21:59    1277 kez okundu.

Asırlar öncesinden gelen Doğu Sorunu -Şark Meselesi- günümüzde başka ad ve biçim altında varlığını sürdürüyor. Hedefte yine Türkiye var; söylem, senaryo benzer, aktörler tanıdık. "Hasta adam"a, Kuvayimilliyecilerin kursaklarında bıraktığı  cenaze törenini yeniden düzenleyebilmenin kompleksi ile kıvranıyorlar.

 

Bu yazıda, bu cenaze törenine bilerek veya bilmeyerek odun taşıyan safdil Türkiye solcusunun eylemine gerekçe yaptığı "ulusların kendi kaderini tayin hakkı -UKKTH-" üzerinde durulacak.  Günahkara mabed lazım; UKKTK'nın kutsal sığınağa dönüştürülmesi karşısında şart olan bu  denemede kitabi aktarım ve bilgiden çok, kuşkusuz sosyalizm öğretmenlerinin açtığı yoldan ilerleyerek, güncelin filtresinden süzülen olgu incelenmeye çalışılacak.   

 

 

ÇÖKÜŞ ve AYRILIKÇILIK    

               

İmparatorluklar çağı,  Birinci Dünya Savaşı ile birlikte geride kaldı. 1917-18 yıllarında Avrupa'daki başlıca dayanaklarını kaybetti . Savaş sonrası uluslararası görüşmelerde farklı noktalardan hareket eden iki liderin, W Wilson ile V. Lenin'in doktrini ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri konusunda birleşti. Bir kısım  ulus-devlet, tarihte bir çöküntünün ve ayrılıkçılığın ileri ürünü olarak şekillendi. "İleri" yön, feodal çitleri parçalamasında, Ortaçağ kalıntılarını tasfiye etmesinde, aklın ve bilimin rehberliğinde  buluşmasında, egemenliği yeryüzüne indirmesinde, emeği özgürleştirmesindedir.   

 

Kapitalizm emperyalistleşme sürecinde bir aşama kaydetti. Aynı anda bir taraftan çok milletli imparatorlukların parçalanması, bir taraftan da sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, dünyanın paylaşılmasına yeni özellikler kattı. İmparatorluklar için ölüm çanları duyulmaya başlandı.  Almanya, Avusturya-Macaristan, Rusya, Osmanlı İmparatorluğu ve uzatmalara kalan Britanya imparatorluğu, hepsi milletlerin birbirlerinden ayrılıp başka düzlemlerde birleşmelerine boyun eğmek zorunda kaldı. Eskinin sonu ve yeninin başlangıcı; "ulusların şafağı" diye selamlanan buydu.

 

Doğurduğu sonuçlar ve içerdiği anlamlar bakımından birincisinden daha kapsamlı olan İkinci Dünya Savaşı, "kendi kaderini tayin" hakkını emperyalist metropoller dışındaki dünya için cazip bir ilke haline getirdi ve iki savaş arası yıllarda oldukça güçlenen milliyetçi eğilimlere kapı açıldı. Sömürge milletlerin bağımsızlıkçı milliyetçiliği ile kapitalist ülkelerde güçlenen faşist, ırkçı milliyetçiliği birbirine  karıştırmamak özellikle önemli.

 

Milliyetçiliğin başlangıç noktaları, şüphesiz, batı Avrupa'da ve Ortaçağ'ın bitiminde  olup, on-dokuzuncu yüzyılda yayılmıştır. Fransız İhtilâli, çok defa, milliyetçilik çağını aşan bir olay olarak kabul edilir. Siyasi hayatın din ekseninde döndüğü Ortaçağ'ın derebeylik toplumundan modern ulusal topluma geçiş... ilk defa olarak, ulusun doğal hakları olduğunu ve devlete meşruluk verdiğini, devletin artık kral değil halk olduğunu Fransız İhtilâli ilan ediyor. (1)

 

 Emperyalizmin askeri zor, açık işgal, doğrudan baskı ve sömürü yöntemleri geçerliliğini 1945'ten sonra büyük ölçüde yitirmeye başladı.  Köle ticareti, madenlerin yağmalanması, yerli halkın -Kızılderililer, Zenciler gibi-  yok edilmesi türünden sert, baskıcı  uygulamalar yerini modernleşme, sanayileşme yönünde yerli, geleneksel yapılar, araçlar üzerinden tedricen dönüştürmeye bıraktı. Emperyalizm her çeşitten maddi araç , malzeme ve donanımdan öte, bilimsel görüş, felsefi inanç, sosyal yaşam tarzını da taşıdı çevre ülkelere.  Kültürel, idari, ticari ilişkiler, iktisadi ve siyasi bağımlılığın üstünü örter oldu. 

 

Yeni tip sömürgeci devletle yerli halk arasındaki bağlantı her coğrafyada bir "seçkin zümre" ye muhtaçtı. Meslekten misyonerlere ya da sömürge valilerine ihtiyaç yoktu artık, egemen sistem içinde yetişmiş, halkın temsilcileri vardı. Bu temsilciler, kaçınılmaz bir biçimde üstünlüğüne itiraz ettikleri kuvvetin, sırrına ve kaynaklarına sahip olmayı özleyeceklerdi.

 

Batılaşmış seçkin bir tabakanın meydana gelişi milliyetçilik hareketinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ezilen milletin/ulusun "öncü" unsurları kendilerini, özel ekonomik çıkar gruplarının birer aleti gibi değil, davasını üstlendikleri milletin koruyucusu gibi görmekten hoşlanırlar; bu yeni seçkinler tabakasının milliyetçiliğe yönelmesinde ekonomik etkenlerin siyasal ve toplumsal etkenler kadar önemli rol oynadığını söylemek zor. Ulusal talepler, ekonomik yoksulluktan, sınıfsal sömürü ve eşitsizlikten  daha ağır basar.

 

Etnik milliyetçiliğin tipik bir örneği, aşiretçi-tarikatçı yapıya eklemlenmiş eğitimli profesyonel siyaset kadrosu ile, iddia ettikleri sömürge yönetimi altında palazlanmış, sermaye sahibi olmuş, bürokrasideki mevkilerini koruyabilmiş unsurların aynı hareket içinde birleşmeleridir. Hareketin vitrininde yer alan "seçkin zümre" hareketin sınıfsal kökenini perdelerken, etnik rengine de moral bir çekicilik kazandırmaya çalışır.

 

Sömürgeciliğin kendisini zorla kabul ettirmesine karşı ulusların ilk gösterdiği tepki mevcut düzeni savunan, yabancı düşmanı bir direnişti; ulusal şan ve şeref peşinde koşan, en azından stratejik bir eşitlik arayan ulusal kimlik ve direnişin, tarihin bu aşamasında pozitif bir rol üstlendiği yadsınamazdı. İmparatorluğun efendiliğinden kurtulan halklara milliyetçilik hemen bağımsız bir değer ve onur duygusu, geleneksel bağların yerini alacak bir toplumsal dayanışma duygusu verdi, 'Yerliler' olmaktan onur verici uluslar unvanına yükseldiler. Birer ulus olarak gelişirken, üstün imparatorluk kuvvetlerinin gururlandıkları şeyleri artık kendi ellerine alabileceklerini göstermenin tadına vardılar.

 

Fakat meseleyi tüm boyutlarıyla değerlendirmeden ve üstünlüğün maddi dayanağına yönelmeden, kimliği, kendi üstünlüğünün aracı olarak ikame etmeye ve başka kimlikleri horlamaya doğru uç bir eğilim hemen eşikte beliriyordu. Özgürleşmenin kıskacı da burada başlıyordu. Reddederken reddettiğine benzemek: Milliyetçi bir dalgayı yükseltmek, milliyetçi bir dalga ile yükselmek.

 

Kürt "özgürlük" ya da "ulusal" hareketinin içinden dünyaya bakanların, oluşturdukları sentezde Kürt toplumunun kendisine ve geçmişine yönelik döne döne kutsal bir inanç yaratıldığını görmemeleri tesadüf mü? İnançların asıl tözü, lider kültü ve kavramsal dogmalardır. Kürt hareketinin -hiç değilse liderleri arasında- emperyalizmi bir hayli bilen ama emperyalist merkezlerle işbirliği yapan, emperyalizm mağduriyetinden beslenen çizgisi, kimlikçiliğin doğal bir yasası olmasın?..  Emperyalizmi yerinden oynatmak için, kurbanların emperyalizmin sunduğu araçlara sarılmaları mı gerekiyor? Emperyalizm insan hakları, yerelleşme, demokrasi, tersinden ırkçılık ve mikro milliyetçilikleri sahneye sürerek kalkanını da üretiyordu.  Emperyalizm, şekil değiştirerek hegemonyasını ve sömürüsünü sürdürmekte ustaydı. 

 

Emperyalizmin araçlarını, silahlarını, güçlerini, kurumlarını kullanarak  kuvvetler dengesinin nispeten lehinize bozulmasını sağlıyor olsanız bile, ancak bir Pirüs zaferi kazanmış olursunuz. Her şeyi tarihi deneyimlerin ışığında değerlendirmek mümkündür. Sözgelimi Sun Yat-sen, Gandi, Nehru, Burgiba, Nkrumah gibi Batı kültür ve eğitiminin derinden derine etkisinde kalmış ulusal önderlerin, büyük mücadelelerini hiç lekelemeden belirtmeliyim: Evet, emperyalist devletlere karşı başarı ile meydan okudular ama halklarının refah ve ilerlemesinde nerede kaldılar? Mao ile sınıfsal kurtuluş halkasını tutan Çin istisna, Endonezya'nın, Nijerya'nın, Cezayir'in, Pakistan'ın, Hindistan'ın toplumsal manzarası gözler önünde. Demem o ki, bağımsızlık da bir bütündür; idari, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve askeri cepheleri olan bir bütün.  Zaten UKKTH'nın icadın da mandacılık ve pragmatizm etkindir.

 

Kaldı ki, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı, kendi başına, kökten kurtuluşun anahtarı değildir; kayıtsız- şartsız ayrılığın reçetesi gibi okunması, bilim dışıdır. Dün silahlı yolu fetişleştirenlerle, bugün halkoyunu mutlaklaştıranları aynı paydada buluşturan bu bilim dışılıktır: başsayma ve başkaldırma kol koladır; yeter ki Türkiye tasfiye edilsin! Ah "demokrasi" sen nelere kadirsin. Aynı saplantı nüksetmiştir; yeni fetiş, dogma da denebilir, UKKTH'dır. Dogma, ilahi buyruktur, mutlak hakikattir; sorgulanamaz, değiştirilemez; uyulur, gereği yerine getirilir. Bütün teorileştirme gayret ve müdahalelerine, evrensel bir doğru kertesine çıkartılmaya çalışılmasına ve genel-geçer bir ilke gibi sunulmak istenmesine rağmen, reel politik bir önermedir ; zamanla, verili koşullarla ve sınıfsal gerçeklerle sınırlı.

 

 

SOMUT TARİHÇESİ    

 

Birinci Dünya Savaşının ardından kurulmaya çalışılan barışın önemli başlığı sömürgeler sorunu olarak  nitelenebilir. Burada öncelik  Alman sömürgeleri ile Müttefik -İtilaf- devletlerin* savaş süresince kendi aralarında -çoğu zaman ters de düşerek- paylaşmağa çalışmış oldukları Arap ülkeleriydi. Bu bölgelere uygulanmak üzere icat olunan manda sistemi güzel bir oyundu; çünkü, hem sömürgecilik şirin bir hal alıyordu, hem de toprak ilhakına gidilmeksizin görünürde bağımsızlığa sahip devletler çok yönlü ilişkilerin cenderesinde ekonomik ve ticari olarak bağımlılaştırılarak büyük devletlerin savaş ganimetlerini aralarında "sessizce" bölüşebilmelerine yarayan pratik bir çareye kavuşuluyordu. Mandater devletin/devletlerin yedeğinde 'kurtuluş" umuduna kapılan uluslar bütün zenginlik , yetenek ve iradelerinin ipotek altına sokulmasına rıza vermiş oluyordu.

 

Wilson'un o meşhur On-Dört Madde programında, ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri hakkı için  kullandığı parlak cümlelerin evrensel/hümanist bir mesajı var gibi görünüyordu, ama gerçekte gerek bu hakkın, gerekse ulusal azınlıkların korunması ilkesinin sadece Avrupa'ya  uygulanması düşünülüyordu. Zira 18 Ocak 1919 yılında toplanan Paris Barış Konferansında da sömürgeler sorununa , mandalar konusu dışında, pek önem verilmemişti. On-Dört Madde programında, yalnız bir maddesinde, hangi sömürgenin hangi devlete ait olduğu tespit edilirken, sömürgenin onun üzerinde hak iddia eden bir devlete ait olup olmadığının karalaştırılmasında, "hak iddia eden devletin meşru haklarıyla birlikte ilgili sömürge halkının çıkarlarının da aynı derecede dikkate alınması gerektiği ileri sürülüyordu. Dünyada demokrasinin, barışın, kendi kaderini tayin hakkının şampiyonluğuna kalkışan bir adamının sömürge halklarının ulusal isteklerini değil, ancak çıkarlarını, yabancı devletlerin onlar üzerindeki hükümranlık haklarıyla eşit önemde görmesi, daha ileri gitmemesi, bu "ilkeye" damgasını vuran düşüncenin iç yüzünü ve dönemin hakim siyasetini göstermektedir. (2)

 

Bu "ilkenin" arkasında, Çarlık emperyalizmini reddeden, bütün uluslar için yeni bir hürriyet çağının doğduğunu ilan eden Ekim İhtilâlinin dramatik ve inandırıcı desteği de vardı. Batılı Müttefikler bu "ilkenin" Avrupa dışında ciddi bir şekilde uygulanmasını pek de istemedikleri halde Bolşevikler onu hem kendi memleketleri içinde kullanıyorlar, hem de düşmanlarının tutumlarını bozmak ve emperyalizmin ezdiği ulusları ihtilâlci hareketlere yönlendirmek için ideal bir enstrüman olarak görüyorlardı. (3)

 

Lenin açısından bu "ilkenin" emperyalizmi zayıflatmak, sosyalizmin gereklerine göre yorumlamak,  daha çok ulusun emperyalist- kapitalist ilişkiler ve nüfuz ağı dışına çıkmasını sağlamak, dünyada sosyalizme dost alanları ve halkları çoğaltmak gibi işlevleri vardı. Lenin'in önceliği ırk, millet, din değil, sosyalizmdi.  Ulusların iddialarından daha önemli olan dünya emekçilerinin geleceği idi...     

     

 

MİLLİYETÇİLİĞİN AMACI

 

Milliyetçilik hareketini besleyen faktörler, sömürgeciliğin ister istemez yarattığı aşağılık duygusu, toplumda iktidarın ırka göre ayarlanmasının doğurduğu öfke ve kendi öz memleketinde ikinci sınıf  yurttaş olmanın iç sızlatan üzüntüsüdür. Yani; aynı semtte, aynı binada oturmanın, aynı yerlerde eğlenme, yeme- içmenin mümkün olmadığı, aynı okullarda okumanın, hatta eğitimin yasak olduğu, yapacakları işlerin belli olduğu, yaptıkları işlerde farklı ücrete tabi oldukları, her göreve gelemedikleri, geldikleri görevlerde yükselmelerinin sınırlı olduğu, aynı yasalarla yargılanılmayan, beyazlarla evlenmelerine izin verilmeyen, köle ticareti yoluyla alınıp satılan bir ortamın kahrediciliğinden söz ediyoruz.

 

Bu tabloyu ülkemize taşıdığımızda ne görülüyor: Cumhuriyetin hiç bir döneminde, 12 Eylül'ün dil yasağı hariç, ırkçılık toplumsal ve resmi hayatta kabul gören bir mekanizma olmamıştır. Türkiye Türklüğü sosyolojik, coğrafi, kültürel, tarihi gerçeklerin bileşiminden vücut bulmuş bir üst soyutlamadır. Elbette bir Türk kavmi vardır. Bu kavmin özelliklerinin, köklerinin, morfolojisinin, kültürünün araştırılması doğaldır; doğal olmayan bunu "üstün ırk" türetildiği iddialarına malzeme yaparak Cumhuriyet'e saldırmaktır. Türkiye'yi yöneten kavm-i Türk değildir, kavm-i Türk'ü de içeren bir ulustur. Yeri gelmişken Türkiye'de iktidar merkezlerinin, başka deyişle Türkiye oligarşisinin Türklüğü maske yapmış "Türkler"le dolu olduğunu kaydedip geçiyorum. Kendimizi aldatmayalım; Türk ulusu Anadolu İhtilâli'nin kahraman halkının eseridir. Anadolu, uzak Asya'dan, Kafkaslardan, Kırım'dan, Mezopotamya'dan, Afrika'dan, Ege'nin öte yakasından, Balkanlar'dan gelen nesillerin harman olduğu cömert topraktır. Halende akın akın göç dalgalarına yurtluk yapmaktadır. Uluslar, biyolojik mensubiyetle çevrenin, tarihsel mirasla  toplumsallaşma sürecinin örsünde pişerler. Dolayısıyla, uluslara muhteva katan şey, biçimsel ya da dış benzerliklerden ibaret değildir. Türk Ulusuna bu toprakların son toplum şekli denebilir; yani çeşitli kökenlerden insanların toplumsal-siyasal bir varlık olma yolunda ulaştığı son aşama... Türkiye türdeşliğini yaratan mimaride zoraki asimilasyon arayanlar, masallarla avunanlardır. Bu nedenle tüm tahriklere rağmen sıradan halk arasında milliyetçilik tutmaz. Çünkü bu insanlar etkin dayanışma ve bütünlüğün derin anlamını kavramışlardır.

 

Tam da burada bir parantez açarak "yurt" sevgisini aşındırmayı enternasyonalizm sanan sırça köşk üstadlarına bir çift sözümüz olsun: Dar sınırları aştıklarına ve büyük insanlığı benimsediklerine inanan bir takım -kozmopolit-  insanların milliyetçiliği  mahkum etme adına yurt ve yurtseverliği reddetmeleri, en hafif ifadeyle cehaletlerini ortaya koyar. Yurtseverlikle evrensellik arasında karşıtlık değil, uyum vardır: Uluslar insanlığın doğal üyesidir. Gerçek evrenselliğin kökü bütün ülkelerin ulusal bağımsızlığında yatar. Ulus, geleneksel olarak vatan sayılan bir topraktan şekillenen özel bir toplumdur aynı zamanda. İnsan kendisini o toplumsal çevrenin içinde bulur. Ait olduğu yeri küçümseyerek, bilmemezlikten gelerek, yurt sevgisini inkar ederek yeryüzü "cenneti" kurulamaz. Bir ulus bütün başarısızlıkları ve zaaflarıyla  mevcuttur. İyi Yurttaş olmak, gerçek insan olmanın ön koşulu değildir belki, ama paraleldir.

 

Hal böyle olunca, Türkiye'de ayrılığın maddi zemini yoktur. Sosyoloji karışıktır, coğrafya karışıktır, kültür karışıktır, nüfus karışıktır; tarih ortak, dil ziyadesiyle akrabadır; adeta melez bir sosyo-ekonomik yapı vardır.

 

Bu yapıya UKKTH'yı uyguladığınız zaman çıkmaza saplanırsınız. "Çıkmazı" zorladıkça kör şiddetin kucağına yuvarlanmanız ya da kör şiddetten medet umar hale gelmeniz kaçınılmazdır. Eylem için eylem histerisine tutulur, meşruluk zeminini yitirmiş eylemlerin güdümünde sıradan, masum  insanları katleder, dokunulmazlık zırhı içinde katliamlara cephane taşırsınız.

 

Dahası ilk başta kulağa hoş gelen bu kavramın üzerini kazıyınca altından idari, siyasi, iktisadi, coğrafi, askeri, demografik yönleri olan bölünme çıkar. Nitekim Kürt nüfusun yoğun olduğu Doğu illerimizde, belli başlılarında üç dönemdir  ekseriyetle yerel yönetimlerde iktidar olan Kürt siyaseti, "demokratik toplum-demokratik yönetim" diye diye fiilen, mali, askeri, idari, adli devletimsi organizasyonlar  yaratarak "yumuşak geçiş"in taşlarını döşeme yoluna gitmiştir.

 

Şimdi paradoks gibi görünse de, Kürt milliyetçiliği baskı ve ihmale karşı bir tepki olmaktan çok aydınlanmacı Cumhuriyet projesinin açtığı geniş ufukların bir sonucu mudur, sorusunu dillendirmek gerekiyor. Kürt milliyetçiliğini meşru göstermek için, Türkiye'nin başarılarından çok kusurlarını propaganda eden, Türk ulusunu "soykırımcı"lıkla suçlayan, Türkiye'yi bir cinayetler ülkesi ilan eden emperyalist odaklara dönüp kendi geçmişlerine bir daha bakmalarını salık vermek en iyisi...

 

Türkiye'nin her zaman, herkese, her şekilde nimetler sunduğunu iddia etmiyoruz. Bilakis; din, dil, cins, ırk, inanç farkı gözetmeksizin kaynaşmış, asalak, sığ, bencil ve hoyrat karakterli, lüks budalası kapitalist sınıfın doymak bilmez kâr hırsı ile milyonlarca emekçinin sefilliği ve mağduriyeti pahasına halkı ezdiğini ve sömürdüğünü söylüyoruz.  Türkiye kapitalist sistemi bir avuç sermaye sınıfın hizmetindedir. Aklını para ile bozmuş bu sınıfın kâr daha çok kâr için, çalışanı daha çok çalıştırmak,  daha ucuza  çalıştırmak, daha ilkel şartlarda çalıştırmaktan başka bildiği bir şey yok ya da kâr için feda edemeyeceği hiç bir kutsalı yok dersek abartmış sayılmayız. O nedenle sermaye karşıtlığını netleştirmek, emek-sermaye çelişkisine yoğunlaşmak, sınıf hareketinden sapmamak, küçük küçük tüm dereleri, tali tüm çelişkileri, tek tek her tepkiyi/muhalefeti büyük emek ırmağında toplamak en devrimci görevdir.

 

İSMAİL BEŞİKÇİ'NİN DRAMI 

 

İ. Beşikçi'ye nereden geldik?  Beşikçi idealist ulus ideolojisinin Türkiye'deki en yetkin temsilcisidir.  Öğretisi, bir bakıma eleştirmeye çalıştığımız milliyetçilik anlayışının tüm özelliklerini bünyesinde barındırmaktadır.

 

Beşikçi'nin şablonuna göre ulus olmak için bir ırka mensubiyet, dilsel işaretler ve folklorik motiflere sahip olmak yeterlidir. Ortak tarihi geçmiş, iktisadi yaşam birliği, birlikte gelecek tasavvuru olmasa da olur. Onun sihirli formülü ile en arkaik etnik grubu bile uluslaştırmak mümkündür. Çünkü her etnik gruba bir devlet tarif etmekte, devletleşmeyi de bağımsızlığın ve kurtuluşun yegane aracı olarak öngörmektedir. Ulus, devletin nedeni değil sonucudur; devlet ulusa can verebilir.Yani devletleşerek ulus inşa edilebilir ya da uluslaşma süreci tamamlanabilir. Etnik grupların her biri eşit birer siyasal varlık sayılarak hak ve ödevlerin kişisel eşitlik esası üzerinden değil, toplu/kolektif eşitlik esası üzerinden paylaşılmasını sağlayan organdır devlet Beşikçi için...

 

O halde bir etnik grubun  kendini korumada ve kendi kimliğini kabul ettirmede siyasal bir varlık olarak kullanmak amacıyla 'devlet'i ele geçirmeye uğraşması anlaşılır bir yaklaşımdır. Nihayetinde devlet zamanla ulusal bir topluluk yaratabilir. Ulusun ortaya çıkısını etkileyen karmaşık ve birçok kuvvet arasından önem sırası gözeterek seçilebilecek ilk kuvvet devletin rolüdür.

 

Beşikçi'nin "devrimciliği" ulusal bilincin dışarıdan verilebileceğini savunmasından ibarettir. Ulusun sınırı ile devletin sınırı  Beşikçi'nin kitabında çakışmaktadır.

 

Oysa ulus olgusu ile devlet teorisi özdeş olmaktan çok uzaktır. Üstelik milli bir topluluğun bir devlet haline gelmesi çağdaş uygarlığın niteliğine pek uymaz. Ulusal bağımsızlık ilkesini olumsuz ve modası geçmiş bir ilke sayarak reddediyor değilim, uluslar arasında karşılıklı bağımlılığın giderek yaygınlaşmasını ve "yurtta sulh dünyada sulh" politikasının kendisini dayatışını  bu yüz yılın embriyonik bir eğilimi olarak gözlemlediğimi not etmek istiyorum.

 

Beşikçi, Türkiye'nin toplumsal yapısını, tarihi seyrini, sosyolojik özgünlüğünü, emperyalizmin bölgesel müdahalelerini, uluslararası güçlerin mevzilenişi, komşu halkların özel dinamiklerini hiç hesaba katmadan Kürtlere her ne pahasına olursa olsun bağımsızlık görüşü aşılamaya çalışmaktadır. Osmanlı'nın despot, feodal, teokratik yapısı bile, ama çok etnisiteli hali nedeniyle, onun için tercihe şayandır. Çünkü dünya algısının temelinde hep ulus yatar; tüm olay ve olguları bu pencereden analiz eder. Birbirine bağlı iki tane temel tezi vardır: "Kürdistan" bölünmüş uluslararası bir sömürgedir ve sömürge durumundan  kurtulmak için de silahlı mücadeleyi zorunlu görür. Milletler ailesi içinde "Birleşik Kürdistan"ın da yer alması gerektiğine inanır.

 

Özetle, Beşikçi'nin devletinde belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan etnik çoğunluktan olmak yeterlidir. İnsan ulusal bir element olduğuna göre tâbi olduğu devletin kendi ırkına dayanan bir devlet olması, destekleyeceği hükümetin kendi ulusunu temsil eden bir hükümet olması istenir. Ortaçağ'da devlet meşruluğunu kandan, klandan, soydan alıyordu. Beşikçi'de değişen pek bir şey yoktur. Ulusal dayanağı olmayan hükümetlerin meşruluğu yoktur. Bu mantığa göre her köy, her şehir, her çiftlik kendini bağımsız ilan edebilir.

 

Beşikçi'nin bir tezinin olması, her türlü bedeli ödemeyi göze alarak tezine gösterdiği sadakatten vazgeçmemesi ölçü alındığında bir aydın damarına sahip olduğu muhakkak. Entelektüel seviyesi ve mekanik mantık düzeneği göz önüne getirildiğinde ise, skolastik bir düşünsel formasyona sahip olduğu rahatlıkla saptanabilir.

 

Milletlere böyle dostlardan fayda gelmeyeceğini milletlerin anlaması için umarım geç kalınmaz.  

 

 

"BİZLER" KİMDİR YA DA KİM KİMİ YÖNETİYOR?     

 

HDP (Halkların Demokrasi Partisi)'nin 2015 7 Haziran seçimlerinde kullandığı, kampanya şarkısının bir dizesinden aldığı "Bizler Meclise" sloganı acaba bireyselliğe bir reddiye, tek tipçiliğe bir alternatif, ortaklaşmaya bir çağrı mıydı, yoksa "biz"in terminolojik büyüsü ile ambalajlanmış başka bir farklılığa vurgu muydu? 

 

Ne yazık, gerek seçim beyannamelerine, gerek, radyo-televizyon konuşmalarına, gerekse seçim propagandalarına topluca bakıldığında, esasen "biz başkayız" ana fikrinin işlendiğine tanık oluyoruz.

 

Bir toplumun tabanındaki çeşitliliklerden hareketle eyaletleşeme, özyönetim vb. türden ayrı seçim bölgelerinin oluşturulması hedeflenirse ya da bir topluluğu ötekinden ayıran özellikler, sloganlarla, afişlerle  büyütülürse, benzeşen yanlardan çok farklılıklar işlenirse, o toplumda demokratik kurumların bölücü etkisi artırılmış olur; çünkü genel çıkar ve amaçlarla toplumun birlik oluşu alttan alta yadsınıyor demektir.

 

'Biz' kavramı ülkenin geri kalan kısmı kastedilerek 'onlar'a karşı durmakla tahkim edilmiştir. Daha açıkçası, milliyetçilik 'biz'de edebi-popüler söyleme bürünmüştür. Savunmacı bir psikoloji ve dayanışmacı bir coşku rüzgarı estirerek  zafer iyimserliği ekmenin çekirdeği olmuştur. Türkiye'nin yoksulluk sorununu, işsizlik sorununu, adaletsizlik sorununu, yobazlaşma sorununu, emperyal taşeronluk sorununu, parçalanma sorununu nasıl çözeceğine dair hiç kanıt vermeden "Türkiyelileşme" söylemi, bir yabancılaşmanın itirafıdır.

 

R. Tayyip Erdoğan'ı Gezi İsyancılarının "darbesinden" kurtarmakla övünen, Türkiye'nin erkler dengesini bozan Anayasa değişikleri başta olmak üzere, Meclis'te AKP (Ak Parti)'nin gayri-resmi koalisyon ortağı gibi davranan HDP'nin "amaca giden her yol mubahtır" kurnazlığı ile Türkiyelileşme açılımına yöneldiği bugün tüm aldatıcılığı ile ortadadır.     

  

Siyasetin 'biz' söylemi,  'onlar' ayrımının tetikleyicisidir. Kendisini "demokratik toplum- demokratik çözüm" öncülü gibi sunan bir siyaset ötekileştirme örneği vermiştir. Eleştirdiği tek-tipleştirici, dışlayıcı hastalıkla bizzat sakat olduğunu dışa vurmuştur. Milliyetçilik ön plana geçince, özellikle demokratik kılıkla geldiğinde, kendi bencilliğini önleyemez. Komünist ülkülerin baskın olmadığı her milliyetçilik, en saflaştırıcı haliyle her yerde "düşman-ulus" üretir.

 

Bu bağlamda, HDP programatiğinin önemli bir başka konusuna da değinmekte yarar var. O da anadilinde eğitim. Dikkat öğretim değil, eğitim. Öğretim teknik bir konu ve sakıncası yoktur. İhtiyaç duyulduğu kadar dil öğrenmek, herkese zenginlik katar.

 

İnsanlık dili milliyetçiliğin en belirgin göstergesi olarak kabul ediyor. Dil ve eğitimin bunca öne çıkarılması, dile yatırım yapılması boşuna değildir.

 

Bir ulusal devletin mevcudiyeti, eğitim sistemini denetlemekten öte eğitimde birliği sağlamakla kaimdir. Eğitim, deyim yerindeyse insanın yeniden yaratıldığı süreçtir. Bu süreçte tek ulusal dil tercihinin, prestij tarafı ayrı, sayısız elle tutulur faydalar sağladığı gerçektir. İletişim-haberleşme  kolaylıkları, düşünce ve ruh şekillenmesi, sosyal kaynaşma gibi.. Eğitimin ektiği tohumlar öyle yücedir ki, yeri hiç bir şeyle doldurulamaz. Bir toplumu yatay ve dikey aynı anda kapsayan tek araç dildir. Aynı anda bir çok dil konuşan bir ulusal topluluk, eşyanın tabiatına aykırıdır. Dil ile birlik duygusu arasındaki yakın bağ çok kuvvetlidir; bir olma duygusunun en net uzvudur dil. Aksi tanım gereği düşünülemez.

 

Kürt mücadelesine önderlik eden, sahneye yeni çıkan ve  emperyalizmin desteklediği yerli siyasi kadro ve çevresinin genellikle "Batılılaşmış" orta sınıf unsurlardan oluştuğunu ve Türk eğitim sisteminin yetiştirdiği kuşakların eliyle yürütüldüğünü de, ayrıca üniter devletin bu mezar kazıcılarına hatırlatmış olayım. Sorun devletin üniterliğinde değil, devletin kendisindedir.

 

Bir an üniter bir devlet çatısı altında farklı dillerde eğitim yapıldığını varsayalım.

 

Parlamentoda ve bürokraside, mahkemeler ve hukuki sistemlerde, siyasi partiler ve silahlı kuvvetlerde, mahalleler ve işliklerde yaratacağı sorunları göz önünde tutarak modern devleti çok dilli bir işleyişe oturtmanın pratikteki güçlükleri saymakla bitmez. Örneğin ırk-dil esasına göre işgücünün, sendikaların bölündüğünü düşünebiliyor musunuz?

 

Eyaletleşme, yerinden yönetim hükümlerinin anayasal güvence altına alınmasını eşitlik adına savunanlar bir gün gelip de çeşitli dilleri konuşan toplulukların varlığına göre eyalet sisteminin faziletlerinden dem vururlarsa şaşırmayalım.  Bu, tıpkı inancının gereği türban taktığı ileri sürülerek kadınların eğitim hakkını elinden almayı anti-demokratik  bulup türbana özgürlük istenmesine, sonra da diploması elinde işsiz mi kalsın denilerek, tüm kamusal yaşamın İslamize edilmesine, laikliğin belinin kırılmasına payanda olmaya benziyor.

 

Çok dilli toplumlarda, bölgesel dillerde eğitim farklılaşmayı engellemez, artırır. Dil ya da din bakımından azınlıklara veya nüfusun bir bölümüne  istekleri o yöndedir diye mensup oldukları toplumdan ayrılma hakkını tanımak devlet içinde yerleşik düzen ve seyri bozmak, uluslararası hayatta çatışma yolunu seçmek olur. Bu, toprak ve siyasal bütünlük modeline oturan devlet fikriyle bağdaşmaz; varlığına yönelmiş tehlike algısı içine girer ve savunma refleksi geliştirir. Halkın bir bölümünün ayrılmak  yahut da  mevcut devleti  devirmek istediği zaman devlet otoritesinin her şeyi olduğu gibi korumak hakkına sarılması beklenen bir reflekstir. İşte nefret ettiğimiz savaş ateşinin "vatan savunması"na tercüme edilmesi de böyle başlar. Fiili iktidar odaklarını etkisizleştirmek, güvenlik riskini bertaraf etmek, savaşın kılıç ve kalkanı oluverir.    

 

Üstüne üstlük , yabancı devletlerin, söz gelimi müttefikiniz  Avrupa Birliği'nin Parlamentosuna illegal, karşıt cephenin örgüt bayrağı asılarak, nispet yaparcasına hüsnü kabul gösterilmesi karşısında devletin şiddet sarmalından çıkmasını ummak ham hayal, barış yaldızlı söylevdir. Emperyalist odakların kurulu devletlerin içindeki silahlı merkezkaç eğilimleri/örgütleri tanımaları, koruyup kollamaları o toplumları önünde durulamaz terör girdabına ve sınırsız kanlı kargaşalıklara, kaosa sürükler.

 

 

SONUÇ: ANTİ EMPERYALİZM, TÜRKİYE'NİN BİRLİĞİNİ SAVUNMAKTIR

 

1. UKKTH,  derinliğine inilmediği takdirde mantığa uygun bir kavram gibi görünmektedir: Bırak halk karar versin! Gerçekte ise halkın kim olduğunu aydınlatan bir "akıl" bulununcaya kadar halkın karar vermesini beklemek gülünç olur. Kendisine neyin yararlı olduğunu nadiren bildiği için çok defa ne istediğinin farkında olmayan saf bir yığındır halk. Halk kendiliğinden her zaman iyi olanı ister, fakat her zaman bunun ne olduğunu göremez. Fakat ona önderlik eden düşünce de her zaman aydın değildir.

 

Güneyin ayrılma tehdidi karşısında Abraham Lincoln da (ABD başkanı) daha ilk cumhurbaşkanlığı nutkunda aynı dili kullanmıştı: açıktır ki ayrılma fikri anarşinin özüdür. Çoğunluk yönetiminin doğruluğu üstüne durarak azınlık bunu kabul etmeyecek olursa hükümetin hükümet olmaktan çıkacağını, yeni konfederasyonun kendinin de gelişigüzel ayrımların tehdidi altında kalacağını söylemişti. (4)

 

2. Çok defa ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri siyasal bakımdan yararlı olduğu zaman güzel kelimelerle savunulacak ve olmadığı zamanda reddedilecek bir haktır. Sovyetler Birliği bu hakkı Batı sömürgelerine karşı kullanırken Batı da S.S.C.B ve halkına uygulamıştır. Lenin ve Stalin bu hakkı emperyalist kampı zayıflattıkça desteklemiş, fakat sosyalist anavatandan ayrılmayı gerektirdiği zaman desteklememiştir.

 

Feodal, kapitalist ve emperyalist devletleri hedef aldıkça ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını yalnız tanımakla kalmayıp sonuna kadar savunmuşlardır. Fakat bu hak, emperyalizmin dilinde bir masal olarak sosyalist iktidarlara karşı bir silah durumuna gelince, burjuvazinin kendine uydurduğu diğer demokrasi 'ilke'lerine karşı takındıkları tavırdan farklı bir tavır sergilememişlerdir. Kısaca Sovyetler Birliği komünist çıkarlarını tehdit etmedikçe bu hakkın sonuna kadar yanında olmuştur.  (5)

 

3. Bu hakkın barışçı yollarla ya da genellikle barışçı durumlarda gerçekleştiğini iddia etmek imkansızdır.

 

4. UKKTH, tarih sahnesine emperyalizmin ne bağımsızlık, ne de özgürlük aşkından değil sömürgelerin paylaşımını yeniden ve yeni biçimde düzenleme ihtiyacının hukuki çerçevesini belirlemek üzere gelmiştir. Bununla birlikte belli bir ihtiyat payı ile belirtmeyim ki, halkaların alttan yükselen hareketlerinin, kontrol altında tutulmasının yanısıra, "koparıcı" bir rolü de olmuştur.      

 

5. Tarihte tekli ya da çoklu devlet seçimi, tesadüflerle belirlenmemiştir. Coğrafya, tarih ve yüksek strateji işe karışmaktadır.

 

Tarih karışık ırklardan bir ulus olmayacağına değgin dört başı mamur bir iddia ileri süremez. Özellikle Amerika'da eritme kabının içine yerli Kızılderililer,  Avrupalı beyazlar, Afrikalılar, çeşitli ülkelerden Asyalılar değişik ırklar atılmış, Amerika ulusu bunlardan doğmuştur.

 

6. Ulus, genellikle, hâlâ insanların önemle bağlandığı en geniş, en üstün bir topluluktur. Parçaları bir araya getirecek toplumsal bir bağdır ve boşluktan kaçış olanağıdır. Kusurlarında direterek onun kuyusunu kazmaya çalışmak, halkın kabul edeceği daha iyi topluluk şekilleri yoksa, daha kötü bir duruma yol açmak demektir. Ulus, insanların toplumsal köklere olan ihtiyacını karşılamak ve yeniden birleşmeyi sağlamak için yeni topluluk şekilleri bulununcaya kadar varlığını sürdürecektir. Komünist toplumun sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz, barışçı ve özgür ikliminde insanlık bahçesinin bin bir çeşit ulusal renklerinin bugünden nasıl çiçekleneceğini hayal etmek heyecan vericidir.      

 

7. Ulusal egemenlikten vazgeçmek gerçekten söylendiği kadar iyi bir şeyse, neden Batılılar bunu öncelikle kendileri kullanmazlar?

 

8. Uygarlık yolunda gelişme yığınla insanı bir çeşit ulusal bilince sürüklüyor. Okumuşların ve güdümlü bir eğitim görmüşlerin artışı, şehirleşme , kitle haberleşme araçlarının yaygınlaşması, siyaseti meslek edinen kimselerin yönettiği kavgacı kitle hareketleri, milliyetçiliğin sembollerine  ve kutuplaştırıcı naralara ilgiyi besliyor.

 

9. Türkiye'nin has Türklerce yönetildiği tarihi bir yalandır.  En azından 15. yüzyılın başından, 2. Murat zamanından bu yana tam gerçek başkadır. Osmanlı Saray yöneticilerinin 2. Murat'ın (1404-1451) kurduğu Enderun mektebinde yetişen "içoğlanlar"dan elde edildiği bilinmektedir. İçoğlanlar, İmparatorluğun saltanatı altındaki bölgelerde yaşayan gayrimüslim tebanın devşirilmiş 8-18 yaşındaki çocuklarından ve savaşlarda esir alınmış gençlerden meydana geliyordu. Türkler mi; özellikle köylerde tarım ve hayvancılıkla uğraşan, Marks'ın deyişiyle "çalışkan ve dürüst" ahali  idi. 2. Meşrutiyet'le İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Enderun'u kapatması (1909) Osmanlı yönetici sınıfının bileşimini fazla değiştirmedi. Zira İttihat Terakki, illa ki beşeri elemanların kimlikleri üzerinden tanımlanacaksa,Türk'ten çok Çerkez, Arap, Rum, Arnavut, Yahudi, Kürt, Ermeni unsurlardan müteşekkildi. Yönetsel kalıt Cumhuriyet'te devam etti: Cumhuriyet'in bürokratik kastını, sosyetesini oluşturanlar Osmanlı yönetici tabakasının çocukları, torunlarıdır çoğunlukla. Basın-yayın, mülkiye, hariciye, akademiya ve ticari şebeke içinde yuvalanmışlardır. Özellikle bu çevrelerden yükselen "seçkincilik", "tepedencilik" karalamalarını bir suç bastırma yöntemi olarak anlamak, yeni açıklıklara gebedir.

 

10. Emperyalizm gerçekte bölücü ve hegemonik bir sistemdir.  İçte ve dışta daima en yakın müttefiklerini mezhepçi, ırkçı, şoven, yobaz kişi ve kurumlar arasında bulmakta zengin birikime/maharete sahiptir. Özünde aynı işlevi görmeleri bakımında ikiz olan AKP ve HDP'ye ilgi ve sevgilerinin kaynağında Cumhuriyetin tasfiyesinde kesişmeleri yatar.

 

1877-78 Osmanlı - Rus savaşı başlangıç alındığı takdirde, zamanın büyük devletleri (İngiltere, Rusya, Fransa, sonra İtalya, Almanya) için kesin olan siyaset Osmanlı İmparatorluğu'nun bölüşülmesi idi. Aslında 1815 Viyana Kongresi'nden itibaren dünyanın diplomasi gündemine giren "Şark Meselesi" Türkleri Avrupa'dan atmak,  Osmanlıyı parçalamak amacı güdüyordu. Bu açıdan Osmanlı'nın toplumsal yapısındaki etnik topluluklar, emperyalist devletlere yedek bir silah imkanı sunuyordu. Değişen konjonktürlerde İngilizlerin, Rusların, Almanların  vaat ettiği "Ermenistan" için ilkin Ermeniler üzerinden denenen sinsi plandan, günümüzde de vazgeçilmiş değildir. Osmanlı bakiyesi politikaların güncellenerek genç Cumhuriyetle hesaplaşılmak istendiğinin en yakın örneği, tek taraflı, art niyetli 100. yıl Ermeni soykırım (!) kararlarıdır.    

    

11. M. Kemal Atatürk'ün, Avrupa devletlerine başarıyla meydan okuyan;  cesareti kırılmış, maliyesine el konulmuş, ordusu dağıtılmış, toprakları işgal edilmiş yoksul bir ulusu birleştiren, laik, modern ve radikal bir programı tavizsiz ve azimle hayata geçirmesi, emperyalizmin bütün planlarını altüst etti. Bu ulusu şahlandıran motivasyon, Amerika'nın eriten milliyetçiliği ya da Almanya'nın kafatasçı nazizmi ile kıyaslanamaz!

 

12. Özetin özeti: bitirirken başkaları açısından belki harcıalem kabul edilebilir; ve fakat büyük ve uzun aydınlanma yürüyüşünün "amentüsü" artık şudur: Cumhuriyeti sosyalist cumhuriyetle taçlandırmadan ayakta tutmanın imkanı kalmamıştır. Sosyalist cumhuriyete giden yol, Türkiye'nin birliğini savunmaktan geçmektedir. Türkiye emekçi halkının önünde iç içe geçmiş ulusal ve toplumsal kurtuluşu sosyalist iktidarla muzaffer kılmak  görevi durmaktadır.

Ankara, 07 Temmuz 2016

 

NOT: Bu yazının stratejik bakışını değilse bile, düşünsel çerçevesinin kurulmasında R. Emerson'un     eserinden yararlandığımı teslim etmeliyim.    

* Müttefik Devletler: İngiltere, Fransa, İtalya, ABD, Romanya, Yunanistan, Japonya

 

KAYNAKÇA

(1) bkz. Sömürgelerin Uluslaşması, Rupert Emerson, Çeviri: Dr. Türkkaya Ataöv, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1965, s. 185-186

(2) a.g.e, s. 25

(3) a.g.e, s. 26

(4) a.g.e, s.293

(5) a.g.e, s. 295

 

Durmuş Tiryaki

Gerçekedebiyat.com

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.