Eleştiri
Edebiyatın Zulmü ve Murathan Mungan / Osman Namdar
09.06.2016 10:19    1144 kez okundu.

Aşırma (intihal) ya da diğer adıyla plagiarism,’ başkalarının yapıtlarının, yazılarının, fikirlerinin, araştırmalarının tümünün ya da bir kısmının, sahibinden izin alınmadan veya atıfta bulunulmadan kullanılması diye tanımlanabilir.

 

Bilim dünyasından sanata, her alanda aşırma örnekleri görülmektedir. Dahası bu tartışmalar söz ve yazı bitmedikçe, hiç bitmez/bitmeyecektir.

 

Son yıllarda bilim dünyasında İhsan Doğramacı ile gündeme gelen aşırma iddiaları, Kemal Alemdaroğlu ile devam ederek, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’e kadar uzandı. 12 Eylül sonrasına denk gelen bu dönemde, birçok biliminsanının bir tek araştırma yapmadan profesör olduğu savları, çoğunun hırsız olduğu söylentileri/gerçekleri dolandı durdu ortalıkta. Bazen de aynı bölümde çalışan öğretim üyelerinin tümü birbirini suçladı, ‘o benden çaldı’ diye. Sonuçta birçok insanın birbirinden aşırdığı(!) fark edildi.

 

Edebiyat dünyasında da birçok ünlü, ünsüz kişi intihalle suçlanmıştır.

 

Fransız gerçeküstücülerinin şiirlerini aşırıp yayınlamakla suçlandı çoğu şairimiz. Ahmed Arif’in şiirlerini, Enver Gökçe’nin aşırdığı yönünde söylenti dolaşır arifseverler arasında. Tam tersini söyleyenler de vardır.

 

Behçet Necatigil, divan şiirinden esinlendiğini saklamaz ve çoğu eleştirmen de bu durumu ‘metinlerarası ilişki’ bağlamında değerlendirir. Halk edebiyatında da yaygın olarak dillendirilir aşırma.

 

1970’li yıllarda halk şiiri yazıp türkü söyleyen birçok ‘aşık’ çıkmıştı ortaya, ki yazıp söyledikleri arasında, neredeyse birbirinin aynı dörtlüklere rastlayabilirdiniz.

 

Son yıllarda ise edebiyat dünyamızda uluslararası üne sahip, artık Nobelli romancımız Orhan Pamuk, intihalle en çok suçlananlar arasında. Neredeyse tüm kitapları üzerinde bu tür tartışmalar çıktı.

 

Aynı biçimde ençoksatarımız Ahmet Altan’ın da Aldatmak romanıyla bizi aldattığı ileri sürüldü. Bu konu üzerinde tartışmalar 2004 yılında zirveye ulaştı. En çok da Lale Müldür’ün, ‘Benim malımı çaldılar,’ feryatlarını duyduk: Serkan Ozan Özağaç ile başladı, daha sonra ‘benim her şiirimi çaldılar’a kadar götürdü.

 

Hatta bu tartışmalar üzerine Yasakmeyve’nin Mayıs-Haziran 2004 sayısında, Nilay Özer’in hazırladığı, Şiirde Tehlikeli İlişkiler ‘esinlenme, alıntı, çalıntı ve metinlerarası’ konulu bir dosya sunuldu okurlara.

 

Bu dosyada, şiir tarihimizde Mevlana’dan başlayıp Fuzuli’ye, Şeyh Galip’e kadar birçok kişinin yapıp ettikleri, bu konuda düşünüp yazdıkları ortaya döküldü. İntihale adı karışanların en açık sözlüsünün ise “Esrârımı Mesnevi'den aldım / Çaldımsa da veli, mirî malı çaldım!”  diyen Şeyh Galip olduğu bilinir. Fuzuli’nin kendisi ‘söylenebilecek anlamların tükendiğini, bu yüzden de ‘aşırılabileceğini’ söylerken; II. Bayezıd ise ‘Çalmamış, bulmuş. Hüner bulmaktır’, diye övmüş Fuzuli’yi ve şiirlerini.

 

İntihalin, Eski Yunan’da meşru bir iş olduğunu Egon Friedell’den öğreniriz. Yazar, Antik Yunan’ın Kültür Tarihi adlı yapıtında, “Yabancı mülkiyetten hiçbir kaygı gütmeden yararlanmak en verimli şairlerin doğasında yatar,” der ve Calderon ile Shakespeare’i, Nestroy ile Moliére’i karşılaştırır. Homeros’un bile böyle verimli bir şair olarak görülmesini, yorumlanmasını kimsenin o dönemlerde yadırgamadığını öğreniriz. Dahası, İlyada ve Odissea’nın tümden derleme olduğu iddialar arasındadır.

 

Ancak günümüzde, bir dize bile çok fazla tartışmaya neden olmaktadır. Dahası, Lale Müldür tartışmalarında olduğu gibi, bırakın dizeyi, sözcüklerin kullanımının ya da temanın kuruluşu bile tartışma konusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

 

MUNGAN'IN, MELİH CEVDET ANDAY ŞİİRİNDEN...

 

Şimdi bir şiir okuyalım:

 

““Ağulu Mantar

 

“Yağmur bir adım ötemizde / Kabarmış ağulu mantar / / Sessizliktir ateşin yanındaki kütük / Suyun ışık değmiş kabuğu / / Sen tane tanesin sevgilim / Denizim ben batık aşklarla dolu””

 

Şimdi de başka bir şiir okuyalım:

 

Deniz dizeler

“Bizce yaşlanır bazı dizeler / Deniz kadar eski ve hâlâ ilk gibi / Belleğimizi sızdırmaz kimseye / / Sanki şiir ölmez deniz ölmedikçe / Denizim ben batık aşklarla dolu / Gök, “Ben denize göçüyorum”, dedi. / / Bense kımıldamadan yerimden / İçimde akan şiirlerin döküldüğü / Onca denizi yazdım uzağa / Bekledim beni örtecek suların yükselmesini / / Dünya eskisi gibi olmadı bir daha / Belki ben öldükten sonra””

 

Birinci şiir, Melih Cevdet Anday’ın 1970 yılında yayımlanan Göçebe Denizin Üstünde adlı kitabından; ikincisi ise Murathan Mungan’ın 2004 yılında yayımlanan Eteğimdeki Taşlar’ından.

 

Bu iki şiirde ortak bir dize var: “Denizim ben batık aşklarla dolu”.

 

Melih Cevdet’in 1970 yılında yayımladığı ‘Ağulu Mantar’ adlı şiirinin son dizesi olan ‘denizim ben batık aşklarla dolu’yu, Mungan’ın kitabında ‘Deniz dizeler’ adlı şiirinde beşinci dize olarak görüyoruz.

 

Bir dizenin ya da metnin alıntı olduğu, tırnak içine alma, dipnotu düşme, italik yazma gibi bir yolla, bir biçimde belirtilir. Eğer belirtilmezse, durum farklı yorumlanır ve aşırma olduğu ya da okuyucunun kandırıldığı biçiminde değerlendirilir.

 

Bu dizenin geçtiği kitapta herhangi bir açıklama yok; dize italik değil, tırnak içinde değil, dipnotu yok. Bir dizenin bu şiirde geçtiği biçimde kullanılmasını, metinlerarasılıkla açıklamak mümkün görünmüyor. Dahası sözkonusu dizenin, Murathan Mungan’a ait olduğunu söyleyenler var internette. Öyleyse eteğimizdeki taşları nereye dökeceğiz?

 

 

Murathan Mungan, Öküz Dergisi’nin 1998 yılı Nisan sayısında yayımlanan söyleşisinde, alt üst bağlamı kurulamayan, ne anlatmak istediğini o zaman kavrayamadığım bir şekilde, ‘Zalim bir şeydir edebiyat. Yüzlerce şair çıkar ama, o yüzlerce şair bir iki şairin mutfağına çalışır,’ diyordu. 

 

Mungan’ın “Eteğimdeki Taşlar’ını okurken, Melih Cevdet Andayın bile mutfakta çalışabileceğini anladım.

 

Günümüzde ‘artık şiir yazılmıyor’ çığlıkları atılıyor. Yazılamaz. Çünkü, Melih Cevdet’in dizelerine bile bu yapılıyorsa ve bunu yapan da ‘usta(!)’ durumunda biriyse, genç şair ne yapsın? Şiirini kime göndersin, kime okutsun, kimden fikir alsın da yolunu bulsun? Nasıl korkmadan yürüsün bu yolda?

 

Usta saydıklarının yöntemlerini kullanacak genç şair. Ustası kolaycıysa, o da kolaya kaçacak. Evet, Edebiyat, zalim bir şeydir! Çünkü, çağımız erk sahiplerinin, medya egemenlerinin, medyanın egemenleştirdiklerinin çağıdır ve bu çağ da gerçekten zalimdir. Zalim bir çağda yapılan edebiyat niye zalim olmasın(!)?  Postmodern bir dünyada, her şey metinlerarasılıkla açıklanmıyor mu(!)?

 

EN ESKİ MESLEK!

 

Bu durumda aşırma ya da intihal tartışmaları, Ezop’un kurt ile çoban hikâyelerinden birinde anlattığı duruma uygun düşüyor. Hani çobana ‘Kuzuyu kesip yiyorsun, kendine hiç kızmıyorsun. Ben bir tane yiyince kıyameti koparıyorsun!’ demiş ya kurt. Kurt kim, çoban kim, kuzu kim? Şiirin su başlarını tutanlar mı çoban? Şiir kuzu mu? Şairin kimi kurt, kimi çoban mı? Aşırmalara bakışımız, nerede olduğumuza mı bağlı? Mungan, bu duruma ne der? Yoksa, kurtlar kuzuyu yesin için mi bütün yaygara?

 

En iyisi karamsarlığı bırakalım, iyimser yanından(!) bakalım olaya. Friedell, yukarda adı geçen yapıtında şöyle sürdürür sözünü: “Aktarılagelmiş malzeme ve biçimleri yağmalama konusunda tereddütler, sonradan görme edebiyat entelektüelliği, zanaatta acemilik ve yeteneksizlik demektir. Oysa safkan deha her şeyin kendi malı olduğundan emindir, bu yüzden frenlenemeyecek kadar oburdur.”

 

Friedell haklı! Eğer haklı olmasaydı yüzyıllar boyunca insanlar, Sümer geleneklerinden ve dinsel metinlerinden yola çıkan Hz. Musa’yı, Museviliği dönüştüren Hz. İsa’yı, bunların sentezini oluşturan Hz. Muhammed’i nasıl açıklardı? Biz de böyle durumlarda eteğimizdeki taşları dökecek yeri nerden bulurduk?

 

Anladım, herkes anlasın isterim: Gerçekten her yönüyle ‘zalim bir şeydir, edebiyat’!

 

Dipnotlar:

1. Bu yazıyı polemik olsun diye yazdığımı sananlar olacak. Bu nedenle, bir uyarıda bulunmak istiyorum: Bu yazı, polemik amaçlı olmayıp sadece bir okur-yazar duyarlığıyla yazılmıştır. Yazmak başka bir şey, polemik yapmak/yazmak başka bir şey. Ben polemiği beceremem. Edebiyat tarihçileri ve eleştirmenlerin ilgisine ve bilgisine sunuyorum. Şunu da göze aldım: herkes ün peşinde, MM’a saldırarak prim yapmak istiyor(!) diyecekler de olacak. Olsun. Ünlü olmak benim de hakkım!

2. Murathan Mungan, öykü, şiir, oyun ve romanlarıyla benim sevdiğim yazarların arasındaydı. Ancak son zamanlarda birçok (usta!) yazarın yaptığı gibi ‘ben ne yazarsam okunur’ tutumuyla yazıyor kanımca.  O yüzden bu yazı bir iç dökme, bir yakınma bile sayılabilir.

3. Sadık Yalsızuçanlar, internette yayımlanan  ‘Bilge Karasu ve çokkatlı dil’ başlıklı çalışmasında, ‘denizim ben batık aşklarla dolu’ dizesinin, Bilge Karasu tarafından Marcel Proust’tan alıntılanarak, Göçmüş Kediler Bahçesi kitabındaki ‘Avından El Alan’ adlı masalın giriş cümlesi olarak kullanıldığını söyler ( http://www.sadikyalsizucanlar.net/turkce/yariyolkarsila/ayrintilar/bilgekarasu.htm, Erişim tarihi: 21.03.2007) Bu, Yalsızuçanlar’ın dipnot okuma hatasıdır.  Çünkü Göçmüş Kediler Bahçesi’ndeki alıntı, yine M.C. Anday’ındır. Ancak M.C. A.’da masum değildir aşırma konusunda bkz: Erdoğan Alkan, “Şiir Sanatı.

 

Kaynaklar:

1. Egon FRİEDELL, Antik Yunan’ın Kültür Tarihi, Dost Yayınları, II. Baskı, Ankara, 2004.

2.Melih Cevdet ANDAY, Rahatı Kaçan Ağaç (Toplu Şiirler I), s. 213, Adam Yayınları, 4. Basım, İstanbul, 2004.

3. Murathan MUNGAN, Eteğimdeki Taşlar, s.117, Metis Yayınları, İstanbul, 2004.

4. Öküz, M. Mungan’la Söyleşi, Sayı 47, s. 21, Nisan 1998.

5. Yasakmeyve, Şiirde Tehlikeli İlişkiler, Haz.: Nilay ÖZER, Sayı 8, İstanbul, Mayıs/Haziran 2004.

 

 

Osman Namdar

Gerçekedebiyat.com

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.